safiye saf diye

bayılan adam uykusuz ve günahsız kavramındaydı dün gecenin ölümü düşünen dakikalarında
meyil verdiğim bu yollar refüjün altından bir oraya bir buraya geçiyordu
bu hayat treni kafası yontulmuş küçük kolçaklar gibi yuvarlanıyor savruluyordu
henüz bir karara varamamıştı safiye, saf diye yüklenmişlerdi omuzlarına
vermişlerdi tek düze, koparmışlardı hayatla tüm bağlantılarını ve bağlamışlardı onu bebeğiyle bir yatak odasına
alabildiğine müşteri kandırabildiğine yeni bir yatak odası sağlamıştı safiye, duyarsızlaşmıştı
saf diye adı çıkmıştı
ta ki karşısına hiçbirşeyden haberi olmayan bir yabancı erkek çıkana kadar.
safiye saf diye değil hoş diye çıkmıştı bu sefer ve çıktığı yatak değil bir restorandı
umutlanmıştı ilk defa sonunun güzel biteceğine umutlanmıştı
aradan iki üç hafta geçmişti
gizliden alabildiğine alıyordu, hayatına ölüm girmesin diye kimseciklere zarar gelmesin diye
fena çarpılmıştı, güneş akla zarar ısıtıyordu içi içine sığmıyordu gidemeyeceğini göndermiyeceklerini biliyordu
korkuyordu çocuğunu sevdiğini koruyamama korkusu ısırıyordu o hor görülen bacaklarını
ve istanbul ona yetmiyordu o dar sokaklar o karanlık gecekondular kaçmasına izin vermiyordu
o istanbulun en gözde pezevenginindi en açık gözlü adamların elindeydi
ve o gün geldiğinde çantası yerde çıplak ayakları siyah elbisesi ve saçlarıyla yatıyordu ilerde ise oğlu koşuyordu
pezevengin arkasında ise yabancı duruyordu titreyerek de olsa…

diye gidiyor :)