kime ne bana ne

Berduşların kelime eksilttikleri konusunda selamı var öbür görünümlü dünyadan.Arınmayan hislerin kalp kompozisyonlarında gelişmenin başta girişin sonda olması gibi bir iki dengesizlik sezildi.Dans eden bu tavırların limana demir atmaktan başka şansı yoktu ki balık sinmiş kokular hızla yayılıyordu.Bardaklar birbirine değince gelen o değişik ses rakıyla bize eşlik ediyordu.Sabahlar.Sabahlar bize yetişemiyor, biz kuşlara değil kuşlar bize özeniyordu.

Sayfalar kendini ezdirirken kaleme silgi algı dışında kalıyordu.Sergilediğim küfür de olsa ellerim titrese de yazarken ağla gözlerim diyordum.Sancılar trafik lambalarındaki renklerdeydi.Yeşilde geçiyordun ama düşmek için, kırmızıda duruyordun rutin bir hayat için, turuncu ise hep arada kalıyordu.Mutluluğumuz kadehlerde bütünlük buluyor eksik parçaları, sensizliği alkolle tamamlıyordum.Ansızın çıkagelme ihtimalin rüyaların saniyesi kadar belirsizken seninle yattığımı sanarak kendim dahil kadın olmaya adım atanları kandırıyordum nicelerce.”Ellerimde kan yüzümden akar kime ne bana ne bu aşk beni yorar.” -sanki bana- diyordu Kaan Tangöze.

Sefalet bence -benim içimdeki bize göre- buydu.Yaşananların bittiğini anlamamak, yaşananları unutamamak güneşin doğduğunu bildiğin halde perdeyi açmamak gibiydi.Bisikletliye ön teker dönüyor demek kadar da gülünçdü.Gerçekliği zihninde oturtamamış insanlar olarak oldukça duyguya alışmış oldukça olgun gözükmeyi iyi birşey sanmış ve kendimiz için değil de gönüller için kalifiye eleman olmaya çalışmış durmuşduk.Ne yararı oldu ? Saat 7’de yola çıktık, saat 7’de yolu bitirdik.Arası önemsiz sonuç olarak bitti.Yaşamın biteceği, nefesin tükeneceği gibi.